"shekespeare türk olsaydı benim gibi yazardı." diyebilecek denli cüretkar ve küfürbaz bir zat. bana kufrederse sesimi cikarmayacagim nadir insanlardan. öte insan
rahmetli duygu asena nın kartpostal şairi demesine
kart sensin, postal da sana girsin diyebilecek kadar hazır cevap. tabi yeri canlı yayın değildi o ayrı.
her sarap içişimde aklıma gelen , şöyle bir karşılıklı içemeden gittin be ustad tumcesini bana her seferinde kurduran büyük insan.. mekanı cennet olsun ..
gitmek üzerine kimse bu kadar güzel yazamazdi.
.....
bugünlerde herkes gitmek istiyor.
küçük bir sahil kasabasına,
bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...
hayatından memnun olan yok.
kiminle konuşsam aynı şey...
her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
bir kendisi.
bu yeter zaten.
her şeyi, herkesi götürdün demektir.
keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
ama olmuyor.
hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
böyle gidiyoruz işte.
bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.
"otur" diyen kazanıyor.
o yan kalabalık zira...
iş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
güvende olma duygusu...
en kötüsü alışkanlık.
alışkanlığın verdiği rahatlık,
monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
kalıyoruz...
kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
evlenmeler...
bir çocuk daha doğurmalar...
borçlara girmeler...
işi büyütmeler...
bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
misal ben...
kapıdaki rex`i bırakıp gidemiyorum.
değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum.
alıp götürsem gelmez ki...
bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
herkes onu, o herkesi seviyor.
hangi birimizle gitsin?
"sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
kendi imalatımız küfeler.
ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
ölüm var zira.
ölüme inat tutunmak lazım,
inadına kök salmak lazım.
bari ufak kaçışlar yapabilsek.
var tabii yapanlar, ama az.
sadece kaymak tabakası.
hepimiz kaçabilsek...
bütçe, zaman, keyif... denk olsa.
gün içinde mesela...
küçücük gitmeler yapabilsek.
ne mümkün.
sabah 9, akşam 18
sonra başka mecburiyetler
sıkışıp kaldık.
sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
bu kadar ağır olmamalı.
hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
ne saçma...
bahar mıdır bizi bu hale getiren?
galiba.
ben her bahar aşık olmam ama
her bahar gitmek isterim.
gittiğim olmadı hiç,
ama olsun... istemek de güzel
can yücel
kendi sesinden şiirler adlı bir şiir dinletisi albümü çıkaran edebiyat dünyası için kendince kendini önemli biri sayan nev-i şahsına münasır bir zat-ı muhterem.
kendisi okuyorsa bayılmıştır yukarıdaki salak cümlenin kurgusuna ondan öğrendim böyle yazmayı okuyanın hiç bir şey anlayamadığı cümleler kuruyorum artık sayesinde yakında ben de yazar olacağım.
felsefe hocası, şair, yazar, köy enstitülerinin kurucusu hasan ali yücel'in oğludur. şairliğinin yanı sıra çevirmendir. kendine has şiir diliyle büyük bir yetenek.
şair ve çevirmen. özellikle shakespeare çevirileri okunmaya değer.
vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen e
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.
w. shakespeare, çeviren: can yücel
yerin seni çektiği kadar ağırsın,
kanatların çırpındığı kadar hafif..
kalbinin attığı kadar canlısın,
gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
sevdiklerin kadar iyisin,
nefret ettiklerin kadar kötü..
ne renk olursa olsun kaşın gözün,
karşındakinin gördüğüdür rengin..
yaşadıklarını kâr sayma:
yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa,
sevdiğin kadardır ömrün..
gülebildiğin kadar mutlusun.
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
sakın bitti sanma her şeyi,
sevdiğin kadar sevileceksin.
güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
bir gün yalan söyleyeceksen eğer;
bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret,
ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın,
güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
işte budur hayat!
işte budur yaşamak,
bunu hatırladığın kadar yaşarsın
bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
bebek ağladığı kadar bebektir.
ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin,
bunu da öğren,
bir çok şiiri bestelenmiş usta.kalemi ve dili sivri , çeviri sanatını * da ehil bir şekilde yapan saygı duyarak , yolunun yolumuz olduğunu düşündüğüm üstad.
adım: yücel. babam can yücel hayranı. ama ilk adım mehmet. babam yurtsever. soyadım mersin...
can:yücel; tanım bu!
"hıyar diyorum
yoo ben turşuyum diyor.." kısa şiirini yazmış ve beni dokuz yaşımda etkilemiş kişi. şiirin başlığı da: hiyerarşi!!
ben burada can yücel i tanımlama küstahlığında fazlaca bulunamayacağım, çünkü: 1970 de, psikoloji, sosyoloji, arkeoloji, antropoloji, hermeneutik(felsefenin felsefeyi tanımlayarak, yeniden felsefe üretmesine kapı açar), dilbilim, metinlerarasılık, kolaj uygulama(bu çok önemli!) gibi konularda üst düzey de kendini geliştirmiş ve akademisyenlerle kafa bulan halkı(eğitimsiz olsalar dahi) yeğ tutan dil sihirbazını anlatmak için sözlüğün çölünü aşmak gerekir. bir de çok sarhoşum ben, elimden tutan yok, toros arabayı bile motoru sağlam diye yeniden boyuyorlar... ben radikal hümanizmi aşıladım yıllarca(sırtımda taşıdım insanları) fakat çürüğe çıkarıldım.